21 Ocak 2017 Cumartesi

Koca Yaşlı Şişko Dünya

Çok yazdım, sildim ve tekrar yazdım doğru kelimeleri seçmek ve yazıya uygun bir giriş yapabilmek için sevgili. Bilirsin ki benim için yazı yazma süresi 1 saatse bu 1 saatin 45 dakikası nasıl başlayacağını düşünerek geri kalan 15 dakikası da yazmakla geçer. O sebeple kaç gündür yazmadım, yazamadım.

Neler mi yaptım geçen zamanda? Kendimi daha iyi tanıdım, keşfettim, sorguladım diyelim biraz daha. Öncelikli olarak ilk keşfim seni pek de mutlu etmeyebilir ama dürüstlüğü elden bırakmamak lazım değil mi hayatım :) Ben her gün yazan, yazabilen tiplerden biri değilim sanırım. Hatta sanırım değil öyleyim ki bunun farkına vardım. Yazının başına oturunca nasıl başlayacağımı düşünmeden şak diye yazamıyorum. Senin gibi şıp diye oturup sayfalarca yazıyı bir kalemde yazmayı isterdim ama olmuyor maalesef. Ben daha çok düşünceyle kafasında taslağı oturtup sonra yazabilenlerdenim hayatım.

İkinci ve daha önemli nokta da kendimle alakalı olan; ben değişik yerler görmeyi çok seviyorum tıpkı senin gibi. Ama benimkisi daha farklı olarak yollarda olmayı sevme fikri daha çok. Şu içinde yaşadığımız, alttaki videoda da şarkı sözünde yazdığı gibi koca yaşlı şişko dünyayı sürekli keşfetmek istiyorum. Yollarda olayım bir yerden bir yere gideyim istiyorum. Şatolar, kaleler, değişik cafeler, mağazalar değil benim dünyaya dair merak ettiklerim. Ben daha çok yolları yollarda giderken izlemeyi seviyorum. Bir taşıtın içinde olma hissini, geçip giderken o geçtiğim yerlerin coğrafi koşullarını, dağları, denizleri kendi gözlerimle göreyim istiyorum. Ya bir arabanın içinde, ya da değişik eski püskü bir tren yolculuğunda, ya bir gemi ile denizlerin üstünde, ya da bir bisikletle şehrin sokaklarında olayım istiyorum. Doğayı göreyim, şehrin yerleşimini çözeyim, binaların hizalanmasını, değişik şekillerde olmasını kendi gözlerimle göreyim istiyorum. İnsanlarla sokakta tanışalım, onlara kendi yaşadıklarımızı anlatıp biz de onların yaşadıklarını anlatmalarını yüzlerindeki duygulardan anlayalım istiyorum be sevgili.



Mesela şöyle bir hayal kursak ya seninle; alsak sırt çantamızı ve  sadece ikişer çift kıyafet olan şeyler koysak içine. Öyle kişisel bakım ürünlerinden de sadece diş fırçası olsa içinde. Diğer şeyleri ihtiyacımız olduğunda gittiğimiz yerlerden alsak. Kıyafet mi lazım oldu tamamdır gittiğimiz yerlerdeki insanlar ne giyiyorsa, neyle kişisel ihtiyaçlarını gideriyorsa biz de öyle yapsak, onları alsak. Ki bence bir yeri görmek, insanlarını tanımak bence onlar gibi yaşamakla olur be sevgili. Onların yediği yemekleri yer, onların giydiği kıyafetleri giyer, gittiği marketlere gider, gittiği kahve dükkanlarından kahve alırız, yerel biralarını içeriz. Ve hiç resim çekmeyiz be sevgili. Her şeyi ama her şeyi şimdiye kadar ki en gelişmiş hafıza kartına sahip, yeni görüntüler için eskilerini silmeye gerek duymadığımız insanlık tarihinin en güzel ve özel makinasına kaydederiz. Evet beynimize hem de kendi gözlerimizle, kendi duyularımızı ve hislerimizi de katarak. Anlatacak hikayeler biriktirir, oranın insanlarını yaşayışlarıyla birlikte kodlarız hipokampusumuza.

Gideceğimiz yere mesela uçakla gitsek, oradan araba kiralasak başka bir yere gitsek, sonra vardığımız farklı şehrin sokaklarını bisikletle gezsek ve desek ki hayatım bak yarın burdan tren kalkıyormuş onunla şu şehre gitsek ama giderken de doğayı seyrederiz desek. Trenden indikten sonra yürüsek mesela koca bir şehrin sokaklarını arşınlayıp tabanlarımız ağrıyana kadar değişik yerleri keşfetsek. Sonra desek ki sevgilim eksik olan bir gemi kaldı onu da mı yapsak deyip gemi yolculuğuyla tamamlasak seyahatimizi. Sonra bu kadar yolculuktan sonra bıraksak kendimizi gittiğimiz yerde nadasa. Oranın dilini öğrensek ve kendi aramızda öyle konuşsak.





Korkularımızı yensek ya beraber bu deneyimlerimiz esnasında. Senin mesela kusma fobini, titizlik takıntının üstesinden gelsek ama farkında olmadan. Bir sabah uyandığımızda bir bungalov evin içinde ve gece içtiğimiz oranın yerel içkisi dokunmuş olsa bize ve sabah kalktığımızda bir çok yerde kusmuk olmuş olsa ve buna katıla katıla gülsek seninle. Benim mesela, kontrol takıntım, seni sürekli koruyup özgürlüğünü kısıtlayıcı davranışlarda bulunma halim, bağırarak konuşma ve sinirlenme belirtilerimin tüm bu seyahatler süresince yitip gittiğini görsek. Desek ki hayatım biz ne kadar değişmişiz de farkında değiliz. Biz bu kadar şeyi beraber yaptık ama sanki aynı zamanda tek başımızaymışız da özgürce seyahat ediyormuşuz gibiymiş her şey diye.

Doğada kendi başımızın çaresine bakmayı öğrensek mesela senle. Şu kocaman dünyada aslında her şeyin üstesinden gelmenin, gelebilmenin doğada tek başına yaşamayı öğrenmekle bir ilgisi olduğunun farkına varabilsek ya. Bıraksak tüm egolarımızı, takıntılarımızı, kıskançlıklarımızı kenara ve sadece bu dünyadaki güzel şeylerin farkına varabilsek senle. Her şeyin güzel olması için bir insanın bir insana gülümsemesi ile başlayacağının farkına vardırsak mesela insanları.



Öyle işte be sevdiğim. Sana biraz hayallerimden bahsedeyim dedim. Bunları yollarda farkettim ben içimde. Farkettim ki her ne zaman farklı bilmediğim bir yerlerden bir taşıtın içinde geçsem, içimde değişik duygular kabarmaya başlıyor ve özgürlük denen o duygunun aslında insana güç veren, kendini iyi hissetmesini sağlayan şey olduğunun farkına varıyorum. Ben karar verdim ve bundan sonraki hayatımda bu duyguyu seninle beraber yaşamak istiyorum. Seninle paylaşmak, seninle yaşlanmak istiyorum. Ne zaman düşüşte olsak moral olarak işte o zaman ayağa kalkmamın ilacı budur benim için artık. Bence insanın kendini motive edebilmesi için özgürlüğünün farkına vardırılması gerekiyor. Gel o fitili beraber ateşleyelim. Beraber şu koca yaşlı şişko dünyayı keşfedelim. Bizden aldığı gözümüzün ferini ondan geri isteyelim.



Hee bu arada bu birbirimizi keşfetme ve özgürleştirme fikrini icra ederken de az kuru bol sulu bi ekmeğimizi de gerekirse her öğün bölüşme faslından vazgeçmeyeceğimi de özellikle belirtmek isterim. Eee ne de olsa gelecekteki keşiflerimizin ilham kaynağı olan bu yere bir nevi boynumuzun borcu olsa gerek değil mi sevdiğim?





17 Ocak 2017 Salı

Cyrano De Bergerac

Bakma sen benim her akşam ne yazsam acaba diye kaygılı olduğuma. Mükemmellik kaygısını sürekli güden bu beynim alelade bir şeyler çıkarıp ta güzel olmaz korkusu taşıdığından mıdır bilinmez hep erteleyip kaytarmak istiyor yazı yazma işini. Halbuki sen yeter de artarsın yazı yazmak için konu bulmama. Sana methiyeler düzmek değil maksadım lakin öyle olsaydı eğer yazmaktan ziyade seni izlemeyi gözlerimle anlatıp dilimle yüzüne söylemeyi tercih ederdim. Lakin gayem senin bu bedende yarattığın etkiyi kelimelere dökmekse işte o zaman kayda değer bir şeyler karalamak isterim ben de buralara.

Bu akşam sana senin en sevmediğin ama benimse onun sayesinde seni kendime daha yakın bulduğum bir özelliğini, bir uzvunu anlatarak gireceğim konuya. Evet tahmin ettin burnun. Uğruna yazının başlığındaki isme sahip adamın bile aşkına aşkını itiraf etmekten kaçındığı şairane uzuv.

Soğuk bir Burbach akşamından yazıyorum bu satırları yine sana. Öyle bir şehir düşün ki burada yaşayanların bile " ölmek bile istemediğim şehir" diye tanımladıkları ama dışarıdan bir göz olarak haksızlık ettiklerini düşündüğüm; hava sıcaklığının şu an hissedilen - 20 C olduğu bir şehirden dökülüyor sana bu satırlar. Hee bir de aşağıdaki arkadaş ta bana eşlik etti ayıptır söylemesi.




Konumuza dönecek olursak; kısa bir bilgi vereyim sana başlıktaki adam hakkında ey güzel yüreklim. Cyrano de Bergerac döneminde uzun ve kalın burnuyla tanınan ama bir o kadar da etkili konuşması, silahşörlüğü ve hitabeti ile ünlü 17. yy da yaşamış bir Fransız şair. Kendisi o zamanlar Roxane adında bir kadına aşıktır fakat ona olan aşkını burnu çok büyük olduğu için kendisini reddeder korkusuyla söyleyememiş ama içindeki aşkını şiirlere dökmüş bir centilmen. Kıza olan aşkını Christian adındaki emrinde çalışan bir silahşör aracılığıyla onun ağzından yazdığı mektuplar ve şiirler ile gösterme çabasında fakat hiç bir zaman yüzüne itiraf etmemiş. Yani bir nevi Aşık Veysel'in de dizelerinde belirttiği gibi "Güzelliğin on pare etmez şu bendeki aşk olmasa" şeklinde ben seni değil seni sevmeyi sevdim olarak günümüz şarkı sözlerine zamane insanlarının anlayacağı şekilde de geçmiş bir durum söz konusu. Gel zaman git zaman diye devamını anlatacağımı düşünüyorsan o kısım için seni birazcık araştırma yapmaya çağırıyorum ey sevgili :)

Sözün özü olmak üzere bu adamınki; dış görünüşe önem verildiğini düşündüğü bir dünyada içinden geçenleri dışarıdan ya dediklerime değil de kimin dediğine bakarlarsa korkusuyla söyleyemeyen adamın hikayesi bir nevi. Çok da yabancı olmasak gerek bu duruma diye düşünüyorum şöyle bir etrafımıza bakınca.

Şimdi dersen  benimki de bu adamınki kadar mı sanki ne alaka ya diye, işte o zaman ben de sana yok be sevdiğim ama işin özüne bakacak olursak sen de azıcık da olsa keşke burnum öyle değil de şöyle olsa diyorsun ki her normal insanın kendinde beğenmediği bir özelliği için söylediği gibi. Halbuki seni sen yapan, beni ben yapan, bizi biz yapan sahip olduklarımızdır. Değişim elbette kaçınılmazdır ve olmalıdır da fakat bazı şeyler de olduğu gibi kalmalı ki onlardan ilham alalım. Benim ilham kaynağım sensin. Cyrano de Bergerac'ınki de bir nevi Roxane fakat bunu tetikleyen de burnuydu. Peki seni tetikleyen şey ne sevgili? İlla ki bir şey olmalı. Senin mesela burnun bana senin Karadenizli yanını hatırlatıyor ki bu benim küçüklük anılarımı, Karadenizi, oranın insanlarını, benim insanlarımı çağrıştırıyor bana. Ve belki de bilinçaltımda bu sebepten seni hep yanımda istiyorum tıpkı bir insanın her zaman çocukluk dönemini yanında istediği gibi.



Bu videoyu da izle güzel gülüşlüm. Burada Cyrano de Bergerac'ın hayatın ondan istediği gibi davranmasına verdiği tepkiyi anlatan çok güzel bir tiradı var. Kendin olmanın ne demek olduğunu belirtmek istemeye bir tepki. Peki biz hayatımızda kendimiz olabiliyor muyuz? Kendi istediğimiz gibi mi davranıyoruz yoksa başkalarının dayatmasıyla mı yaşıyoruz? Başkasının "senin burnun ne kadar da kötü, yoksa dişin mi kırık nasıl gülebiliyorsun öyle, bence sen çok agresif bir insansın, utangaçsın topluluk önünde nasıl da konuşacaksın ki" tarzında dayatmalarına biz nasıl tepkiler veriyoruz? Hayat bizim hayatımız ve başka bir hayat olmayacak en azından bildiğimiz kadarıyla. O sebepten özgürce, istediğimiz gibi, kendimizi bilerek ve tanıyarak, gelişime açık olarak yaşamaya ve bunu birlikte yapmaya var mısın ey boynunu sevdiğim?

Dip not: Sana bazı olayları tam olarak anlatmayıp aman canım biraz da araştırmacı ol sen bul gerisini demeyi çok seviyorum :) Umarım bu konuda bana anlayış gösterirsin. Ki gösteriyorsun da zaten. O yüzden yukarıdaki videodaki adamın hikayesinin geri kalanını, o seslendirmeyi yapan kişiyi araştırıp beni de bilgilendirirsen çok güzel olur hatta tadından yenmez be sevgili :) Hatta belki tatmin edici cevapları alırsam belki bu hikayeyle ilgili bir canlı gösteriye de gidebiliriz he ne dersin?

Seni her halinle sevmeye, gecenin bir saatinde "hayatummmm Nutella'lı ekmek mü yesekk acaba" diye sormaya devam edecek olan, beraber kahkaha atmaya bayılan, müzeyyen kızımızın altını da bir sefer de sen değiştir be sevgilim diye sana takılmaktan vazgeçmeyecek olan, her defasında koltukta uyuyup ama şikayet eden sevgilisini uykulu uykulu odamıza götürmeye ikna edecek olan, az kuru bol sulu bi ekmeği senden başka kimseyle yemeyecek olan sevgilinden öpücükler =)

16 Ocak 2017 Pazartesi

Lullaby

Gene uzun zaman oldu diye başlamak istemiyorum yazıya. Sen de biliyorsun ki ben canım istediğinde yazarım her zaman. Bu seferse durum biraz farklı ve sevdiğimin uzun süreli istekleri neticesinde artık her gün yazma disiplinine girmiş bulunuyorum. Umarım tutarım :)

Yazacak şey var aslında. Yine Almanya'da ve Burbach'ta şirketin guest house'ından yazıyorum bunları -11 derece sıcaklığın olduğu bir havada. Arka planda çalan şarkının ismini yapayım dedim başlık. Zor zamanlarımız oluyor sevdiğimle nerdeyse her hafta bir kavgamız oluyor artık. Buraya da son ettiğimiz kavgayı ve haklılık sebeplerini yazayım ki sevdiğimin bir daha yaşanmaz belki yazıya döktüğüm için hislerimi.

Güzel yüreklimle bizim kavgalarımız aslında hep aynı sebepten oluyor ve o da benim yeterince konuşmamam onunsa bu gibi durumlarda haklı olarak hırçınlaşması neticesinde tavan yapıyor. Bense hep şimdiye kadar içimde tuttum hissettiklerimi hep kendime hep yalnız çözmek istedim. Ama sevgi beraberlik aşk adına ne diyorsanız o dediğimiz paylaşmadan olmuyormuş be. Ben hiç bilemedim hiç öyle yaşamadım çünkü. Şimdiye kadar birlikte olduğum insanlar bana bir şey öğretmemeyi seçmişler hep. Sanıyorum bunun sebebi de benim eleştiriler karşısındaki sert tepkim olduğu içindi. Ama benim Melaikem ise benden de hırçın benden de inatçı olduğu ve sevgisi için sonuna kadar savaşan biri olduğu için biz bu gibi durumlarda hep tartıştık, hep üzüldük, hep ağladık.

İlk defa son kavgamızda hayatımda kimseyle hatta kendimle bile paylaşmadığım şeyleri paylaştım onunla. Ben anlattım o dinledi, ben ağladım o beni sevdi, ben anlattıkça o dinledi yeri geldi bana kızdı yeri geldi o da ağladı ama ne yapıp edip içimde farkında olmadan söylemediğim için bana yük olan şeyleri atmamı sağladı. O hep sevgimiz için diri kalması ölmemesi için savaştı ben de hep onun mutlu olabilmesi için çabaladım. Öyle biliyordum çünkü sevdiğini mutlu et gerisine karışma sen de o zaman mutlu olursun. Sevmek o seni severse güzeldir anlamlıdır diye öğrenmiştim. Ama değil midir ki insan önce kendini sevecek kendini mutlu edecek de o zaman sevdiği de mutlu olur. Kişi kendini bilecek ki karşısındakini de anlasın. Ne var sanki derim hep ona her şeyi böyle dert edip tartışıyorsun diye. Ama öyle olmalı ki içindekileri konuşup paylaşasın ve birbirinize destek olasınız. Konuşarak destek olur insanlar birbirine ey bu yazıları yazan ahmak kafalı! Dertlerini anlatınca onu da derde sokmaz onu da hayatına ortak etmiş olursun. Yoksa yazının başlığı gibi kendi kendini avutursun lullaby'larla -ninni-.

Bende bu yazıdan sonra değil 13.01.2017 tarihli o efsane konuşmamızdan sonra çok şey değişti ve gerçek bir ilişki yaşamaya başladığımı hissettim. Her tartışmamızın meğer hep konuşmamamızdan değil benim hep aynı hataları yapmamdan iletişim eksikliği, eleştiri kaldırmama, karşındaki insana değerli olduğunu hissettiremememden dolayı olduğunu anladım. Şimdiye kadar anlayamadın mı be salak diye soracak olursan, onlarda da anlamıştım biraz ama içimdekileri paylaşmadığım için anlayamadığımı idrak edememişim.

Böyle karmaşık yazdığımdan ve devrik cümlelerimden ötürü umarım bunu okuyacak olan o güzel insan beni bağışlar. Çünkü daha iyilerini yazabileceğimi bildiği halde yapmayınca da bana söylenir o. Ben onun bana söylenmelerini, yüzüme bakıp gülmesini, onunla konuşmayı öyle çok seviyorum ki. Hayatımda bir sevgiliden öte en yakın arkadaşım olduğu için ona öyle minnettarım ki.



Bu şarkıyı ben çok seviyorum. Ve ilk fırsatta seninle arka fonda bu şarkı çalarken şarabımızı içip o güzel ellerini avuçlarımın içine alıp gözlerine bakarak; hayata dair, bize dair konuşmak istiyorum. Sen benim en kıymetlimsin. Hayatımda olup benimle her şeyi paylaştığın, yaşadığın için öyle mutluyum ki. İyi ki varsın az kuru bol sulu bi ekmeği beraber paylaştığım :)







29 Eylül 2016 Perşembe

Siegen City Gezi Notları


Burbach Günlükleri-2 / Siegen City


Burbach eğitimi kaldığı yerden devam ediyor. Gün geçtikçe eğitim seviyesi giderek yükseliyor ve zorlaşıyor. Ama eğitimin güzel tarafı da mesleki profesyonelliğime ve bilgilerime katkıda bulunmasının yanı sıra akşamları 5 te bitmesi :) Sonrasında hava kararmasına kadar 2 saat vaktim var ve bu vakitte farklı yerlere rota belirleyip gitmem ve resim çekmem gerekli. Çünkü sevdiğim merak eder ve ben ona gezdiğim gördüğüm yerleri anlatmayı çok seviyorum :) Sıradaki durağımız Siegen. 

         

Öncelikle nereye gittin yaaa diye tepki almadan önce her gittiğim yerde benim için en büyük sorun olan park sorununu anlatmam için anlamadığım park tabelalarının resmini paylaşarak başlıyorum yazıya. Sağda görmüş olduğun resim sevgili arabayı park ettiğim yer. Ama bu kadar basit söylediğime bakma yaklaşık 15 dakika buraya park etsem mi etmesem mi diye düşündüm. Sonra da görseldeki araba resmi nedendir bilinmez bana güven verdi ve park ettim. Sonradan buraya gelince internetten öğrendiğime göre orda yazan " Bewohner- mit parkausweis" yazısı aslında sadece konak sahipleri için park izni demekmiş. Ama ben yine senin varlığının şansını taaaa buralardan hissettiğim için sıkıntı çıkmadan park işini hallettim :) Solda gördüğün resimde yazan ufak yazı ise " freie platze" ücretsiz park yeri anlamına gelen ama benim bir türlü bulamadığım cennette vaha misali Mecnun olup araya araya helak olduğum yerler. Nedense bana hep bir yere park ettikten sonra denk geliyor ya neyse.

         

Gelelim Siegen gezimize Siegen şehri Burbach köyüne yaklaşık 18 km uzaklıkta bir şehir. Burbach a nazaran daha yoğun ve şehrimsi. Bunda başlıca sebeplerden biri de Siegen Üniversitesi. Burası daha çok öğrenci kenti bir nevi bizim Eskişehir gibi. Şehrin göbeğinde Victorya Köprüsünü üzerinde konumlanmışi yukarıda da resimleri olan Henner&Frieder amcalar var. Bunlardan bir nevi Siegen şehrinin madencilik ve tarımına vurgu yapmak için şehre 1900 lü yılların başında dikilmiş heykeller. Solda gördüğün amca Frieder kendisi madencilik temsil ediyor. Sağda görülen stil sahibi bronz heykel amca da Henner. Aşağıdaki resim de köprünü uzaktan görünüşü.

                                 

Şehir turuna kaldığımız yerden devam edelim. Şehir öğrenci şehri olduğu için bizim Türklerden de bolca etrafta görebilirsin. Genelde yüksek lisans yapmak için gelen bir kitle var. Aşağıdaki resimler de üniversite yolu üzerinde bulunan şirin ırmak ve yakınındaki dönen sulu top. Bana çok saçma gelse de adamlar taştan topu suyla döndürmek için para harcamışlar. Medeniyet mi desem ne desem ben şimdi :)

        

Bir de tabii ki ikimizin ortak tutkularından biri olan güzel ev görüntüleri var sırada. İnanır mısın burada gördüğüm evlerin hepsi güzel ve müstakil. Tam senin aşık olabileceğin türden evler. Ve her güzel ev gördüğümde aklıma geliyorsun ve diyorum ki sevgilim de görmeli, görecek te. Kim bilir ileride bir gün oturacak da diyebilirim. Çünkü buradaki ev fiyatları Istanbul'dan daha uygun fiyata. Hep daha ucuz, hem daha sakin ve huzurlu hem de hayat standartları yüksek. Seninle benim ortak paydamız olan kaliteli yaşam ve kaliteli insan ikilisi burada hayat mottosu.

                                

Şimdi ilk bakışta insan şu eve bakınca ulan diyor evin önünde kocaman ağaç var evi kapatıyor. Bizde olsa çoktaaaan kesilmiş odun olup evi ısıtmıştı. Lakin inan buralarda insanlar ağaçlara o kadar önem veriyor ki ağaç kesilmesin diye otoyolun orta yerinde tek başına ağaç bile gördüm ben. O sebepten şehir de olsa her yer ağaç her yer yeşillik.

        

Sana son olarak şehrin diğer simgelerinden biri olan ve bir çok Avrupa kentinde görebileceğin kilise resmiyle veda ediyorum. Bizde cami neyse adamlarda da kilise simge olarak o. Değişik ve güzel yapılar o sebepten bu hafta sonu bir Pazar ayinine de katılayım mı diye soruyorum kendime. Ne dersin?

Bir gezi yazımın daha sonuna gelirken bana biraz dargın ama çok özleyen sevgili profili çizerken sen bense her daim seni hayal ediyorum. Her gittiğim yerden anı biriktiriyorum ki gelince saatlerce oturalım o güzel yüzüne bakıp bakıp anlatayım sen de sessizce usulden dinle beni istiyorum. Arada bir ne diyeceğimi unutup seni öpeyim sonra ne diyordum ben diye sana sorup tekrar tekrar aynı şeyleri anlatayım diye düşlüyorum. Biliyorum ki sen hiç sesini çıkarmaz hafiften tebessüm eder sarılırsın bana. En çok da o içimi ısıtan sarılmalarını özledim ben sevgili.

Kapanışta ortamın ve buraların sessizliğine uygun yarıda bıraktığımı bir filmi izleyip öyle uykuya dalayım diyorum. Hangi filmmiş o diye merak edersin sen. Aşağıda linkini de paylaşırım ama kızma bana hani beraber izleyecektik diye. Ben seninle yine izlerim seninle hiç sıkılmam ben, yeter ki yanımda dur benim güzel bakışlı sevdiğim. Öğünümüz az kuru bol sulu bi ekmek olsa da yine bana eşlik eder misin sevgili? Sen ki bana yemek yaparken kutsal bir görevi ifa ediyor gibi başka alemlere dalıp aşk ile yapan sevgili iyi ki varsın hayatımda... Aşk ile...






27 Eylül 2016 Salı

Burbach- Almanya Günlükleri

Burbach- Almanya Günlükleri-1

Çok çok uzun zaman oldu buralara bir şey karalamayalı. Blog da gizliliğini yitirdi gerçi başlangıç amacından farklı olarak. Gerçi niyetimiz az kuru bol sulu bi ekmeğe eyvallah demekti ki hala öyle ama sevdiğim kadından daha fazla uzak tutamadım varlığını. Artık bu blog gezdiğimiz gördüğümüz yerlerin bir yansıması, iz düşümü olacak ve yaşadıklarımızı yazacağız buraya. Hee dersen ki olm ne yazdın sanki şimdiye kadar diye de deme bence :) Çünkü içimdeki yazmak isteyip de yazmadıklarımla bu blogun bende yeri ayrı.

                              

Neyse saçmalamaya ara verip ana amacımıza dönelim. İş seyahati dolayısıyla Kuzey Almanya'da bulunan Frankfurt ve Köln' e eşit olarak 100 km uzaklıkta bulunan Burbach semtine geldim. Yukarıdaki resimden de anlaşılacağı gibi semt dediğime bakmayın bildiğin dağ köyü. İnanılmaz bir manzarası ve doğası ile resmen İstanbul sonrası oksijen çarpıyor insanı. Hele bir de öyle ıssız öyle sessiz ki aşık olunası bir yer.


                                    

Havaalanı inişinde araç kiraladıktan sonra Burbach a doğru gelirken yolda gördüğüm ilk güzel şey üstteki resimdeki amca ve karavanı oldu :) Ve buna benzer yolda o kadar çok araç var ki inanamazsın. Yani insanlar hafta sonlarında sevdikleriyle arabasının arkasına karavanını takıp istedikleri yere gidip doğayla baş başa vakit geçiriyorlar. Hele ki bu insanların zaten normal olarak yaşadıkları muhitin bile biz şehirde yaşayan insanlar için hayal edilesi derecede doğa ve yeşillik içerisinde olması bile onları bu zevklerinden alıkoymamış. O yüzden bizlerin hiç mi hiç ama üşenmişlik, bahane, hayıflanma gibi özellikleri öne sürerek hayallerimizi ertelememiz gerekiyor.


   

Otoyolda keyifli bir yolculuk yaptıktan sonra otele saat 19:00 gibi geldim. Bu arada unutmadan otoyollarda da hız sınırı yok ve istediğin kadar hızlı gidebiliyorsun. Bunun nasıl bir duygu olduğunu şehir içinde 80 km yaptığımda adrenalin seviyesi yükselen sevdiğim anlatsın ben geri çekileyim :) Otel Burbach merkezde (zaten Burbach dediğim de 3000 nüfuslu bir yer he ) Hotel Snorrenburg diye bir yer. Üstte otelin resmi ve kiraladığım aracın resmi var. Otele girişte şöyle ilginç bir ayrıntı var ki beni çok şaşırttı. Pazar günü olması sebebiyle otelin sahibi bana bir mail atarak mailinde; Pazar gününün izin günleri olduğunu ve o gün çalışmadıklarını ama o gün konaklamak isteyen müşterilerini kapı giriş şifresini vererek lobiden oda anahtarını kendimin alıp odaya yerleşebileceğimi belirten bir mail attı. 7/24 hizmetin ve ne vereyim abime minvalinde yaklaşım ile müşteriyi el üstünde tutan bir anlayıştan böylesine çalışan haklarını gözeten bir medeniyete geçiş yapmak açıkçası beni dumura uğrattı. Ama saygı duydum hakkaten bu anlayışa. Bu güzel otelden akşam yemeği için dışarı gidişimi anlatmadan önce bir de odamın resmini paylaşıp görgüsüzlükte bir tık öteye de gideyim diyorum :)

                            

Gelelim akşam yemeğine. Dışarı çıktığımda zaten fazla bir alternatifimin olmadığını anlamam pek de zor olmadı. Pizza ve makarna yapan bir İtalyan restaurantına girdim. Oturup kendime bir yemek söyledim ve tabii ki de yörenin birası. Yörenin birası dediğime bakmayın ev yapımı falan değil ama Almanya da gittiğiniz yerin lokal markası olan biralar revaçta olur. Ev yapımı bira da Almanya da çok yaygındır ama bu seferlik ben bulamadım ve elimdekiyle yetindim. Resimdeki bir Bitburger marka. Tadı biraz bizim Efes'e benziyor. Ben pek sevmedim ama ilk biram olması açısından yerini de yadsıyamam doğrusu.

                                        

Yemekten sonra otele gittim ve hayatımın en rahat ve huzurlu uykularından birisini uyuyarak sabaha uyandım. O kadar temiz hava ve o kadar güzel sessizlik birleşince tadından yenmedi doğrusu. Sabah kahvaltı sonrası eğitim için firmamın ofisine gittim ve ilk eğitim günüm başladı. Güzel bir eğitim günü sonrası öğle yemeği için farklı bir Hırvat restaurantına gittik. Orada çektiğim iki resmi de ekliyorum ki her anı, her gittiğim yeri sen de gör ve yaşa istiyorum. Bunları seninle de yaşamak, hatta seninle buralarda yaşlanmak istiyorum.

                       
                                 

Sağdaki resimse erkekler tuvaletine konmuş bir resimdi. Çok güldüm gördüğümde sen de gül diye buraya koyuyorum, umarım gülersin :) Şimdi ise araç park ederken yaşadığım Almanca bilmeme zorluğumu anlatabilmem için bir resim daha koyuyorum. Ben de bu resmin anlamı büyük çünkü bu yazıyı anlamak için tam yarım saat bu yazıya baktım çıkarım yapmaya çalıştım. En sonunda anlamadığımda amaaan ne olursa olsun diyip gemileri yakıp arabayı buraya park ettim. Sonrası mı şansıma sıkıntı çıkmadı da ceza yemedim. Ne mi yazıyor orda? Eeee orasını da artık sen bana söylersin gelince :)

                                  

Son olarak bu akşam eğitimden sonra Burbach tan çektiğim resimlerle sana veda etmek istedim ey sevgili ve ey post. İnan burada hissettiğim huzurun aynısını sen de yaşa diye senin de buraya tek başına gelmeni istiyorum. Sensiz buralara gelmemin tek avantajı biraz Almanca anlamaya başladım hepsi o. Ve ciddi ciddi dönüşte Almanca öğrenmek istiyorum. İçimden bir ses de ileride ama iş ama başka bir şey yüzünden burada yaşayacağımızı söylüyor. Benim hislerim kuvvetlidir sevgili, inşallah diyelim, iyi düşünelim iyiyi çağıralım olur bence. Ama bana neresi olursa olsun az kuru bol sulu bi ekmeğimi seninle paylaştığım sürece bana her yer Almanya :) Kurunuz az, suyu bol ekmeğiniz ise bir somun olsun doya doya yiyin güzel insanlar. Sevgiyle...

                       


6 Şubat 2015 Cuma

Simple is never easy

Son zamanlarda içimde bir sıkıntı, sebebini bilemediğim ama elimdeki herşeyin kayıp gideceği ve bir başıma dımdızlak kalacağım korkusu. Kim bilir hepimizin içinde olan ama itiraf edemediği bir korkudur bu, yalnız kalmak. Ebeveynlerimiz bizleri büyütürken hep demezler mi: "Evladım benim şu şu okullara gidiyor, okuyup büyük adam-kadın- olacak ve bize bakacak." Değil midir ki bu korku da bir yalnız kalma içgüdüsünün yanısması sizce. Biraz empati yapalım dediğinizde "Evet, onlar da haklı yıllarını verip büyüttükleri çocuklarından biraz olsun yaşlanıp da çocuklaştıklarında aynı şefkat ve ilgiyi beklemek" diye düşünüp onlara da hak verdiğim zamanlar oluyor. Ama bu biraz da çocuk üzerinde bir baskı oluşturmaz mı ki?

Hep bilinçaltında bu mottoyla yaşayan bir çocuk olarak büyüdüm ben. Baskı oluşturmadı mı üstümde evet oluşturdu çoğu zaman ama bunun verdiği itici güçle de hep güçlü olmak zorunda hissettim kendimi. Dimdik ayakta durmak, sıkıntını belli etmemek; güçlülük ve birşeylerin üstesinden geldiğimi ve sorumlulukla hayata göğüs gerdiğimi zannettirdi bana. Şimdi 28 yaşımı bitirdim ve geriye dönüp baktığımda aslında ben ailenin büyük çocuğu olmasaymışım keşke diyebiliyorum bazen. Büyük olduğunuzda tek başınıza kafanıza göre karar alamıyorsunuz siz, ardınızda bir sorumluluk, örnek teşkil etme gibi durumlarınız var. Hee bir de "başkaları ne der" durumu ile karşılaşmamak için hayatınızı ona göre yaşamalısınız ki bu bambaşka bir yazı konusudur, hiç girmeyeyim.

Ne bileyim ben, sevdiğim insanla alakalı gelecek hayalleri kuruyorum ama aklımın bir köşesinde hep aileme de bakmalıyım düşüncesi yer ettiğinden hızlı aksiyon alamıyorum. Hızlı aksiyon almak için karşımdaki insanın beni tetiklemesini ve dürtmesini bekliyorum bazen ama onun da aceleci davranmamak için sürekli beni ve gelecekte neler yapabileceğimi tartıcı bazı konular ve söylemlerde bulunarak beni denemesi de sinirimi bozuyor ve huysuzlaşıyorum. Hayatta kimi zaman ileri adımı atabilmeniz için birinin sizi iteklemesine ihtiyaç duyarsınız. Bu ihtiyacınızı da karşınızdaki insanın yüzüne söylemektense onun biraz anlamasını istersiniz ki ben bu kısımdaki insanlardanım sanırım.

Önümde yaşanacak koca bir hayat ve hayatımdaki belirsizlikler içimi karartıyor bu sebeplerden ötürü. Aslında çok bir şey istemiyorum sadece mutlu olmak istiyorum diyen insanlar var ya hayatta, bence hayatı basit yaşamak aslında zor ve fedakarlık isteyen bir şeydir. Basit, sıkıntısız bir hayat tarzı için önünüzdeki engelleri kaldırmalı ve onun için bir şeyler vermelisiniz. Üstteki kısa filmde de dediği gibi zengin olmanız ne kadar aldığınız ile alakalı değil ne kadar verdiğinizle alakalı olduğunu unutmamak dileğiyle.

Az kuru bol sulu bi ekmek ile mutlu olabileceğimiz günlerin varlığına özlemle...